magic is the new real.

Dostluk, aşk ya da yaşam denen şu belirsiz şeyin herhangi bir yüzünden daha az gizemli değildir.
Bazen kendime yalnız mutluluğun gizemsiz olduğunu söylerim, çünkü kendi içinde bir çözümdür.
— Jorge Luis Borges, Brodie Raporu (24)

Tomboy, Coffee Prince ve stereotipler üzerine

İlk izlediğim kore dizilerinden biriydi Coffee Prince. Ve her kore dizisi manyağının yaptığı gibi, ben de bu diziyi defalarca izledim, bıkmadım, bir daha izledim. İngilizce’de “tomboy” bizde “erkek fatma” denen, ama yine de çoğu zaman bu stereotipe bile uymayan bir kız var karşımızda, Go Eun Chan. 

Çoğu kez bir erkekle karıştırılırsa da umrunda değil, önemsediği tek şey para kazanmak ve ailesine bakmak. Sabah 6’dan gece 12’lere kadar sayısız yarı zamanlı işte çalışıyor ama yine de annesi ve kızkardeşine yetmiyor. Sonra erkek zannedilmesini kullanarak konsepti erkek garson almak olan “Coffee Prince”de işe giriyor ve patrona abayı yakıyor.

Ve hikayenin ilginçliği burada başlıyor. (Genelde kore ve japon dizilerinde “erkek kılığına giren kız” teması çok görülüyor. Örneğin kızın sevdiği erkeğe yakın olmak için erkek lisesine girmesi. Tabii dramatik ironi- seyircinin gerçeği bilip karakterlerin bilmemesi- sürükleyicilik katıyor fakat bu dizide erkek rolü yapma olayı yok. Eun Chan olduğu haliyle zaten bir erkeğe benziyor). Gay olmadığına kesinlikle emin olan patron Choi Han Kyul da kızımıza tutuluyor. Ne kadar çabalasa da ondan vazgeçemiyor ve bunun üzerine gay olduğunu kabullenip ne olursa olsun Eun Chan’la birlikte olması gerektiğini anlıyor. Gerçekte kız olduğunu ancak son bölümlerde anlıyor ve bu konudaki tek yorumu “kız olduğunu bilseydim kendi tercihlerim üzerine bu kadar kafa yormazdım ve birlikte daha çok vakit geçirirdik” oluyor.

Ve bu öyle şirin bir sevgi ki, cinsiyeti ve cinselliği bir yerde aşan bir sevgi. Türkiye’de bu dizinin çok seveni olduğunu biliyorum, ama Türkiye’de cinsel kimlikle bu kadar içli dışlı bir dizi yapılsa nasıl yorumlanırdı bilmiyorum. Muhtemelen kızı birkaç bölüm sonra “dişi”leştirirlerdi. Dizinin güzel yanı da bu. Dizinin sonuna kadar kız kimliğinden bir şey kaybetmiyor. Evet, erkek tişörtlerini seviyor olabilir. Bir erkekten daha iyi dövüşebilir. Bu onun bir kadın olmadığını göstermez. Bir kadın gibi aşık olabilir(isterse kendi cinsine, isterse karşı cinse), çocuk sahibi olabilir. Bunu dizinin sonunda çok tutucu olan “Bu kız bir aileye nasıl bakar?” diyen erkeğin ailesi bile kabulleniyor. Yine Türkiye’de olsa, kızı ailenin kabul etmesi için saçlarını uzatması, kızsı şeyler giyip destekli sütyen takması gerekecekti.

Aynı şeyi bir erkeğin bakış açısından da düşünebiliriz tabii. Nasıl maskülen(?) bir kız erkek gibi karşılanıyorsa, feminen (?) bir erkek de kadın gibi davranılma riskiyle karşı karşıya. Biraz hoşgörü (aslında hoşgörü de güzel bir kelime değil, sanki yanlış olan şeyi hoş görmek gibi) biraz sağduyu her şeyi çözebilecekken kaç kişinin istediği hayatı yaşamasına engel oluyoruz? Kaç kadın sırf makyaj yapmıyor, renkli, kadınsı giyinmiyor diye mobbing’e uğruyor iş yerinde? Kaç erkekle “yumuşak” diye dalga geçiliyor? İşte bu yüzden ne kadar sabun köpüğü gibi gözükse de Coffee Prince karakterleri çok güzeller. Go Eun Chan’ı feminen bir erkek olarak da, maskülen bir kadın olarak da, yani insan olarak sevdikleri için çok güzeller. Keşke biz de sevsek, ne kolay olurdu her şey.

image

A Temporary Dive

Ane Brun Nordik festivali için Ankara’ya geliyormuş, hoş geliyormuş. Hem de bileti sadece 30 lira imiş, ne güzelmiş.

Sometimes we tip toe

Sometimes we run

Sometimes we wonder while looking at the sun.

1984 edition of 1984 #george orwell #1984 #swedish

1984 edition of 1984 #george orwell #1984 #swedish

Humlegården’da Yoko ve John’u gördük. 

Humlegården’da Yoko ve John’u gördük. 

Bu sahne, açık ara izlediğim en romantik sahne. imkansız olacak kadar güzel, ama aynı zamanda gerçek olabilecek kadar absürd.

(Kaynak: ahtapotunbahcesi)

Strange Things Will Happen

Çok sevdiğim bu şarkının hem Bon Appetit, hem de The Fault in Our Stars filmlerinde karşıma çıkması ne hoş bir tesadüf.

Summerbreeze

Yaz esintisi pencerenden esiyor

Ve yaz esintisi saçlarından geçiyor

Ve  öyle bir şey var ki gözlerinde, gizleyemezsin

Sen söylemesen de orada.

cheers for the recommendation c: i've been wanting to read more neil gaiman for awhile, and the illustrated version has been on my wish list since i started this blog. it just looks so gorgeous.

yes, it is gorgeous! I’ve read the Chris Riddell version, but dave mckean also looks lovely.

image

off içim şişti.

İç, ne ilginç bir kelime değil mi? Sözlük anlamıyla dış-iç olarak düşündüğümüzde sıradan gelse de, günlük hayattaki kullanımlarına bakalım:

İçim şişti./İçim yandı./İçim almadı.

Dış güzelliğe değil, iç güzelliğine önem veririm.

Benim içim ferah valla gerisi önemli değil.

Aşk şarkısı değil bu geldi içimden :)

İçine atıp kulunç olacağına dışına at gülünç ol.

Bir ben var benden içeri.

Türkçe bu “iç” kelimesiyle fazla ilgili. Sözlük, bu anlamı, “insanın manevî varlığıyla ilgili olan” diye veriyor. Ancak bu anlam yetersiz görünüyor. Çevirmeye kalksan nasıl çevireceksin örneğin? Bildiğim dillerde tam bir çevirisi yok, belki Japonca, ya da İspanyolca? Özellikle Güney Amerika edebiyatı sanki bu “iç” konusuyla ilgili; ama bu konuda araştırma yapabilecek denli bilmiyorum iki dili de.

Seslisözlükte bulduğum bir Türkçe İngilizce sözlük maddesi de içimi okşamadı değil.

iç: (a person’s) true self, heart, soul: Merak etme, Safigül’ün içi temiz. Don’t worry, Safigül’s a good soul at heart. Eğer içinde varsa, bir yolunu bulup üniversiteyi bitirir. He’ll find a way to finish university, if he really wants to do so.

son olarak, Safigül nedir? deli sorular.

Üniversite öğrencisi olarak yapılması gereken 5 şey

Üniversite yılları ne çabuk geçti ve benim için üniversite hayatımın en güzel anılarını biriktirdiğim yerdi. Hem çok çalıştım, hem çok gezdim, hem çok eğlendim. Birazdan okuyacağınız rehber üniversite hayatımda yapmış olmaktan en mutlu olduğum şeyleri içeriyor.

1. Kulüplere katılın.

Ne yapın, edin, bir kulübe katılın. Kendi üniversitenizde yoksa aynı şehirde başka üniversitelere gidin, en az bir ilgi alanınız mutlaka olsun. Ben 4 senede halkbilimi, klasik gitar, çevre, arkeoloji, bazen de genç-sen toplantıları olmak üzere bir sürü topluluğa katıldım. Bölüm arkadaşlarımdan çok buradaki insanlarla vakit geçirdim ve bu insanlar  siyasete, edebiyata, hayata bakış açımı, kısacası hayatımı, değiştirdi. Beni daha sosyal ve kendimi çok daha iyi ifade eden bir insan yaptılar.

2. Gezin.

Gönül isterdi ki interrail ya da work&travel yapayım, ama ekonomik durumum yurtdışı gezilerine el vermedi. Ben de, birçok şehre bazen araştırma yapmaya, bazen arkeolojik geziye, bazen konferanslara gittim. Okul çoğu zaman ödenek verdiği için gezilerimiz neredeyse bedavaya geliyordu ve keşke fırsatım olsaydı da daha çok yere gitseydim diyorum. Çalışma hayatı başlayınca, 2 günlük bir geziyi planlamak bile hem ekonomik açıdan zor oluyor, hem de insanda iş yorgunluğundan bir yeri gezip görecek enerji kalmıyor. Üniversiteyle ilgili en çok özlediklerimden biri bu geziler.

3. Kitap okuyun, film seyredin.

Öğrenciyken okuduğum kitaplar ve izlediğim filmlerin meyvesini topluyorum hala. İşten geldiğimde kafam bazen öyle dolu oluyor ki (o da eğer eve iş getirmediysem), zaten okuduğumu ve izlediğimi dahi anlamıyorum. İlla satın da almanız gerekmiyor. Kütüphaneyi kullanmaktan korkmayın, mezun olup da hala kütüphaneye gitmemiş insanlar tanıdım ki okuduğum üniversitenin kütüphanesi milli kütüphaneye yakın bir arşive sahip. Filme gelince, önünüze geleni izleyin, film izlemenin ayrı bir deneyim olduğu görüşündeyim. Torrenti kullanmaktan çekinmeyin, ben her gün bir film izlerdim öğrenciyken.(bu kadar şeye nasıl vakit buluyormuşum ben de bilmiyorum)

4. Fazla inek olmayın, yeri gelince eğlenmeyi bilin :)

İnsana eğlencenin en tatlı geldiği zamanlar üniversite zamanları. İnsan iş hayatına gelince bir bira bile eğlence değil ihtiyaç oluyor. Sinirlerinin gevşemesi için içiyorsun. Sadece eğlenmeye, dans etmeye giden, gece 2ye kadar dans eden kızla ben aynı kişi miyim, diyorum bazen. Cuma gecesi bile olsa ertesi gün beni bekleyen sorumlulukları düşünüp 12 olmadan eve geliyorum ki çok geç kalkmayayım, yapmam gerekenleri yapayım. İş hayatı çok sıkıcı dostlar.

5. Mümkünse uzun süreli ilişkiniz olmasın.

Bu da benim naçizane tavsiyem; etrafımdaki üniversite çiftlerine baktığımda, bu kadar şey yapıp da iyi bir ortalamayla nasıl mezun olabildiğimi daha iyi anlıyorum. Benim hiç uzun süreli ilişkim olmadı üniversitede. Olanların da (çoğunun- her çifte haksızlık etmeyelim) tüm üniversite hayatı bir çift olarak geçti. Farklı bölümlerdekiler birbirlerinin dersine bile girerdi, yurdun kantininde beraber kahvaltı yaparlar, kız kıza buluşmalarımızda bile birbirinden ayrılamayan çiftler olurdu. Ve bu çiftlerin genelde arkadaş çevresi aynı olduğundan ayrıldıklarında kendilerini bir hiç gibi hissederlerdi, boşluğa düşerlerdi, biz de hangi tarafta olacağımızı bilemezdik. Örneğin gezilere çift olarak gelirlerdi, sonra kavga eder gezinin yarısını bize de zehir ederlerdi. Kimse için genelleme yapamasam da, kendi arkadaşlarıma baktığımda üniversitede sevgili olanların %90’ı mezun olunca ilişkiyi bitirmek zorunda kaldı. Ve ben üniversiteyi (ve kısa süreli takıldığım çocukları bile) sevgiyle anmama rağmen onlar için üniversite acı bir anı haline geldi.

Mümkünse rahat takılın, birbirinize tutamayacağınız ve çok uzak gelecekle ilgili sözler vermeyin. Bakarsınız üniversite sevgilinizle evlenirsiniz, hoş olur. Ama bunun kural değil, istisna olduğunu bilin.

dipnot: yine belirteyim, bunlar şahsıma özel, çürütülebilir. Ancak üniversiteye özellikle yeni başlayacakların faydalanacağını düşündüğüm için yazdım.

oy, vermek ya da vermemek

2007’ydi sanırım, ilk oy kullanabileceğim seçimde oy kullanmadım. Hem demokrasiye inancım yoktu, hem de inancım olsa da beni temsil edecek bir parti bulunduğuna inanmıyordum. İlk defa 2011’de, belki de ilk çalıştığım iş yerindekilerin de etkisiyle, malum bela kazanmasın diye iğrene iğrene gandhi kemal’e verdim oyumu. halbuki günahımı vermem.

2014’te, bu sefer de gökçek belası gitsin diye mansur’u seçtim. oynanan çirkin oyunlardan sonra oy vermemin bir anlamı olup olmadığından emin değilim.

Şimdi, 10 Ağustos’ta, içimden gelmiyor. selocanı ezecekler. ekmel dünyanın gördüğü en hödük aday olabilir. hem ayrıca “tayyibin başbakanlığını beğeniyorum”, “muhsin yazıcıoğlu da iyi insandı be” diyen insan isterse atom fiziği profesörü olsun, sevgiyi bu mu ekecek?

seçim üzerinde bizim, küçük insanların en ufak bir etkisi var mı ki oyumuz isteniyor? 10 Ağustos gecesini şimdiden hayal edebiliyorum. tv’nin başında biz, balkonda reco. kıs kıs bıyık altından gülecek. gönüllüler istediği kadar sandık başında dursun, gideceği var o oyların. bu iş çığrından çıktı artık. sandıktan medet beklemek piyango bileti almadan büyük ikramiyeyi beklemekten farksız. 

Ne düşünürsün?

Otobüsün penceresinden bilinçaltıma dolan reklam panolarına, oradan ellerini açıp oy isteyen zevzeklerle bizden alışveriş yapın diyen güzel kızlar ve oğlanlara gözlerimi kapadım. Kime oy vereceğim ya da nereden alışveriş yapacağımdan daha önemli düşüneceklerim vardı: Dönüp dolaşıp geldiğim nokta. Ben neden varım? Hiçbir cevap tatmin etmiyordu beni. Aslında bu hoşuma gidiyordu. Cevap bulsam düşünecek bir şeyim kalmayacaktı çünkü. Binlerce soru işareti yerini bulmaya çalışırken, doğru durakta gözlerimi açıp indim.

                …

                Küçük kız bana sordu: “Ne düşünürsün?” Şaşırdım önce, kim bekler böyle bir soruyu. Neden bahsettiğini anlamamama rağmen, “Neden yaşadığımı düşünürüm.” dedim.

                “Çok ilginç. Bense her zaman neden ölmem gerektiğini düşünürüm. Bir de nasıl öleceğimi.”

                Afalladım cevap karşısında. Bence neden yaşadığını düşünmek gayet normaldi. Ya da ben o kadar çok düşünüyordum ki meseleyi içselleştirmiş olmalıydım. Herkesin sorunuymuş gibi… Ama 10 yaşında bir çocuk, yaşamı değil de ölümü sorun ediyordu kendine. Hatta benim cevabımın bu olmamasına da şaşırmıştı. Bende mi bir problem vardı, yoksa onda mı, çözemedim. 

(7/12/2009. Yine Melih Gökçek adaydı. Ama küçük kız, kimdi acaba, hiç hatırlamıyorum. Şimdi 15 yaşında olmalı, hala insanlara sorular soruyor mu? Ben hala yaşamı düşünüyorum, o da hala ölümü mü düşünüyor acaba?)