magic is the new real.

Bu sahne, açık ara izlediğim en romantik sahne. imkansız olacak kadar güzel, ama aynı zamanda gerçek olabilecek kadar absürd.

(Kaynak: ahtapotunbahcesi)

Strange Things Will Happen

Çok sevdiğim bu şarkının hem Bon Appetit, hem de The Fault in Our Stars filmlerinde karşıma çıkması ne hoş bir tesadüf.

Summerbreeze

Yaz esintisi pencerenden esiyor

Ve yaz esintisi saçlarından geçiyor

Ve  öyle bir şey var ki gözlerinde, gizleyemezsin

Sen söylemesen de orada.

cheers for the recommendation c: i've been wanting to read more neil gaiman for awhile, and the illustrated version has been on my wish list since i started this blog. it just looks so gorgeous.

yes, it is gorgeous! I’ve read the Chris Riddell version, but dave mckean also looks lovely.

image

off içim şişti.

İç, ne ilginç bir kelime değil mi? Sözlük anlamıyla dış-iç olarak düşündüğümüzde sıradan gelse de, günlük hayattaki kullanımlarına bakalım:

İçim şişti./İçim yandı./İçim almadı.

Dış güzelliğe değil, iç güzelliğine önem veririm.

Benim içim ferah valla gerisi önemli değil.

Aşk şarkısı değil bu geldi içimden :)

İçine atıp kulunç olacağına dışına at gülünç ol.

Bir ben var benden içeri.

Türkçe bu “iç” kelimesiyle fazla ilgili. Sözlük, bu anlamı, “insanın manevî varlığıyla ilgili olan” diye veriyor. Ancak bu anlam yetersiz görünüyor. Çevirmeye kalksan nasıl çevireceksin örneğin? Bildiğim dillerde tam bir çevirisi yok, belki Japonca, ya da İspanyolca? Özellikle Güney Amerika edebiyatı sanki bu “iç” konusuyla ilgili; ama bu konuda araştırma yapabilecek denli bilmiyorum iki dili de.

Seslisözlükte bulduğum bir Türkçe İngilizce sözlük maddesi de içimi okşamadı değil.

iç: (a person’s) true self, heart, soul: Merak etme, Safigül’ün içi temiz. Don’t worry, Safigül’s a good soul at heart. Eğer içinde varsa, bir yolunu bulup üniversiteyi bitirir. He’ll find a way to finish university, if he really wants to do so.

son olarak, Safigül nedir? deli sorular.

Üniversite öğrencisi olarak yapılması gereken 5 şey

Üniversite yılları ne çabuk geçti ve benim için üniversite hayatımın en güzel anılarını biriktirdiğim yerdi. Hem çok çalıştım, hem çok gezdim, hem çok eğlendim. Birazdan okuyacağınız rehber üniversite hayatımda yapmış olmaktan en mutlu olduğum şeyleri içeriyor.

1. Kulüplere katılın.

Ne yapın, edin, bir kulübe katılın. Kendi üniversitenizde yoksa aynı şehirde başka üniversitelere gidin, en az bir ilgi alanınız mutlaka olsun. Ben 4 senede halkbilimi, klasik gitar, çevre, arkeoloji, bazen de genç-sen toplantıları olmak üzere bir sürü topluluğa katıldım. Bölüm arkadaşlarımdan çok buradaki insanlarla vakit geçirdim ve bu insanlar  siyasete, edebiyata, hayata bakış açımı, kısacası hayatımı, değiştirdi. Beni daha sosyal ve kendimi çok daha iyi ifade eden bir insan yaptılar.

2. Gezin.

Gönül isterdi ki interrail ya da work&travel yapayım, ama ekonomik durumum yurtdışı gezilerine el vermedi. Ben de, birçok şehre bazen araştırma yapmaya, bazen arkeolojik geziye, bazen konferanslara gittim. Okul çoğu zaman ödenek verdiği için gezilerimiz neredeyse bedavaya geliyordu ve keşke fırsatım olsaydı da daha çok yere gitseydim diyorum. Çalışma hayatı başlayınca, 2 günlük bir geziyi planlamak bile hem ekonomik açıdan zor oluyor, hem de insanda iş yorgunluğundan bir yeri gezip görecek enerji kalmıyor. Üniversiteyle ilgili en çok özlediklerimden biri bu geziler.

3. Kitap okuyun, film seyredin.

Öğrenciyken okuduğum kitaplar ve izlediğim filmlerin meyvesini topluyorum hala. İşten geldiğimde kafam bazen öyle dolu oluyor ki (o da eğer eve iş getirmediysem), zaten okuduğumu ve izlediğimi dahi anlamıyorum. İlla satın da almanız gerekmiyor. Kütüphaneyi kullanmaktan korkmayın, mezun olup da hala kütüphaneye gitmemiş insanlar tanıdım ki okuduğum üniversitenin kütüphanesi milli kütüphaneye yakın bir arşive sahip. Filme gelince, önünüze geleni izleyin, film izlemenin ayrı bir deneyim olduğu görüşündeyim. Torrenti kullanmaktan çekinmeyin, ben her gün bir film izlerdim öğrenciyken.(bu kadar şeye nasıl vakit buluyormuşum ben de bilmiyorum)

4. Fazla inek olmayın, yeri gelince eğlenmeyi bilin :)

İnsana eğlencenin en tatlı geldiği zamanlar üniversite zamanları. İnsan iş hayatına gelince bir bira bile eğlence değil ihtiyaç oluyor. Sinirlerinin gevşemesi için içiyorsun. Sadece eğlenmeye, dans etmeye giden, gece 2ye kadar dans eden kızla ben aynı kişi miyim, diyorum bazen. Cuma gecesi bile olsa ertesi gün beni bekleyen sorumlulukları düşünüp 12 olmadan eve geliyorum ki çok geç kalkmayayım, yapmam gerekenleri yapayım. İş hayatı çok sıkıcı dostlar.

5. Mümkünse uzun süreli ilişkiniz olmasın.

Bu da benim naçizane tavsiyem; etrafımdaki üniversite çiftlerine baktığımda, bu kadar şey yapıp da iyi bir ortalamayla nasıl mezun olabildiğimi daha iyi anlıyorum. Benim hiç uzun süreli ilişkim olmadı üniversitede. Olanların da (çoğunun- her çifte haksızlık etmeyelim) tüm üniversite hayatı bir çift olarak geçti. Farklı bölümlerdekiler birbirlerinin dersine bile girerdi, yurdun kantininde beraber kahvaltı yaparlar, kız kıza buluşmalarımızda bile birbirinden ayrılamayan çiftler olurdu. Ve bu çiftlerin genelde arkadaş çevresi aynı olduğundan ayrıldıklarında kendilerini bir hiç gibi hissederlerdi, boşluğa düşerlerdi, biz de hangi tarafta olacağımızı bilemezdik. Örneğin gezilere çift olarak gelirlerdi, sonra kavga eder gezinin yarısını bize de zehir ederlerdi. Kimse için genelleme yapamasam da, kendi arkadaşlarıma baktığımda üniversitede sevgili olanların %90’ı mezun olunca ilişkiyi bitirmek zorunda kaldı. Ve ben üniversiteyi (ve kısa süreli takıldığım çocukları bile) sevgiyle anmama rağmen onlar için üniversite acı bir anı haline geldi.

Mümkünse rahat takılın, birbirinize tutamayacağınız ve çok uzak gelecekle ilgili sözler vermeyin. Bakarsınız üniversite sevgilinizle evlenirsiniz, hoş olur. Ama bunun kural değil, istisna olduğunu bilin.

dipnot: yine belirteyim, bunlar şahsıma özel, çürütülebilir. Ancak üniversiteye özellikle yeni başlayacakların faydalanacağını düşündüğüm için yazdım.

oy, vermek ya da vermemek

2007’ydi sanırım, ilk oy kullanabileceğim seçimde oy kullanmadım. Hem demokrasiye inancım yoktu, hem de inancım olsa da beni temsil edecek bir parti bulunduğuna inanmıyordum. İlk defa 2011’de, belki de ilk çalıştığım iş yerindekilerin de etkisiyle, malum bela kazanmasın diye iğrene iğrene gandhi kemal’e verdim oyumu. halbuki günahımı vermem.

2014’te, bu sefer de gökçek belası gitsin diye mansur’u seçtim. oynanan çirkin oyunlardan sonra oy vermemin bir anlamı olup olmadığından emin değilim.

Şimdi, 10 Ağustos’ta, içimden gelmiyor. selocanı ezecekler. ekmel dünyanın gördüğü en hödük aday olabilir. hem ayrıca “tayyibin başbakanlığını beğeniyorum”, “muhsin yazıcıoğlu da iyi insandı be” diyen insan isterse atom fiziği profesörü olsun, sevgiyi bu mu ekecek?

seçim üzerinde bizim, küçük insanların en ufak bir etkisi var mı ki oyumuz isteniyor? 10 Ağustos gecesini şimdiden hayal edebiliyorum. tv’nin başında biz, balkonda reco. kıs kıs bıyık altından gülecek. gönüllüler istediği kadar sandık başında dursun, gideceği var o oyların. bu iş çığrından çıktı artık. sandıktan medet beklemek piyango bileti almadan büyük ikramiyeyi beklemekten farksız. 

Ne düşünürsün?

Otobüsün penceresinden bilinçaltıma dolan reklam panolarına, oradan ellerini açıp oy isteyen zevzeklerle bizden alışveriş yapın diyen güzel kızlar ve oğlanlara gözlerimi kapadım. Kime oy vereceğim ya da nereden alışveriş yapacağımdan daha önemli düşüneceklerim vardı: Dönüp dolaşıp geldiğim nokta. Ben neden varım? Hiçbir cevap tatmin etmiyordu beni. Aslında bu hoşuma gidiyordu. Cevap bulsam düşünecek bir şeyim kalmayacaktı çünkü. Binlerce soru işareti yerini bulmaya çalışırken, doğru durakta gözlerimi açıp indim.

                …

                Küçük kız bana sordu: “Ne düşünürsün?” Şaşırdım önce, kim bekler böyle bir soruyu. Neden bahsettiğini anlamamama rağmen, “Neden yaşadığımı düşünürüm.” dedim.

                “Çok ilginç. Bense her zaman neden ölmem gerektiğini düşünürüm. Bir de nasıl öleceğimi.”

                Afalladım cevap karşısında. Bence neden yaşadığını düşünmek gayet normaldi. Ya da ben o kadar çok düşünüyordum ki meseleyi içselleştirmiş olmalıydım. Herkesin sorunuymuş gibi… Ama 10 yaşında bir çocuk, yaşamı değil de ölümü sorun ediyordu kendine. Hatta benim cevabımın bu olmamasına da şaşırmıştı. Bende mi bir problem vardı, yoksa onda mı, çözemedim. 

(7/12/2009. Yine Melih Gökçek adaydı. Ama küçük kız, kimdi acaba, hiç hatırlamıyorum. Şimdi 15 yaşında olmalı, hala insanlara sorular soruyor mu? Ben hala yaşamı düşünüyorum, o da hala ölümü mü düşünüyor acaba?)

David Attenborough ve Life on Earth

Attenborough ile, hayvanlar hakkında bir ders işlerken tanıştım. benden yaklaşık 40 yaş büyük olan İngiliz meslektaşım bana Life on Earth (Dünya üzerinde Yaşam) videolarından birini öğrencilerime gösterebileceğimi söyledi. Öğrencilerim de ben de gorillerin içine giren, onlarla oyun oynayan bu adama hem şaşırdık, hem de onu çok sevdik. image

Daha sonra, şimdi 88 yaşında olan Sir David Attenborough’nun yaklaşık 60 senedir neredeyse dünyanın her yerine gidip belgeseller çektiğini öğrendim. Life on Earth’ün ilk bölümü, the Infinite Variety (Sonsuz Çeşitlilik) beni öyle bir içine aldı ki. Adamın sakin sesi, evrimi anlaşılır bir biçimde ifade etmesi, anlatım gücü ve cesareti beni bu diziyi her izleyişimde büyülemeye devam etti.

image

Aslında öyle belgesel seyretmeyi pek seven biri değilim, doğa tarihi de bu adamla karşılaşana kadar öyle pek ilgimi çekmemişti. Ama bir süre sonra, ne zaman sinirlensem kendimi Life on Earth’ün ilk bölümünü, the Infinite Variety’yi seyrederken buldum. Ve üzüldüm de bir yandan, anladığım kadarıyla bu belgesel dizisi daha önce hiç Türkçe’ye çevrilmemiş. Anlaması zor değil, çünkü tamamen bilimsel yaklaşımla inceliyor tüm yaşamı, ilk bölüm şöyle başlıyor:

There are some 4 million kinds of animals and plants in the world, 4 million different solutions to the problem of staying alive.

Dünyada 4 milyon hayvan ve bitki türü vardır, hayatta kalma problemine bulunmuş 4 milyon farklı çözüm.

İlk cümleden evrimsel bir yaklaşım kullanacağını anlıyorsunuz. Tahminim, tüm dünyanın bayılarak izlediği bu harika belgesellerin (60 yılda belki yüzlerce çekim yapılmış) Türkçeye çevrilmemesinin sebebi bu. Bu yüzden böyle bir güzellikten yıllarca yoksun kalmışız. 

Bu yazıyı yazarken yine baktım, Türkçesini bulmak acaba mümkün mü diye, divxplanet ‘te 2013 yılında benim gibi bir hevesli alt yazısını çevirmiş, pek sevindim. İyi kötü bir torrent de buldum gibi, artık belki bu belgeseli İngilizce bilmeyen birkaç insanla da paylaşabileceğim :)

Eğer meraklandıysanız, kim bu adam derseniz, the infinite variety burada: http://www.youtube.com/watch?v=H7qIrawmBRc&list=WL 

Tumblr’da da göreyim bu muthiş insanı derseniz adına blog da açılmış: 

Fuck Yeah Sir David Attenborough

Ailemi sevdim. Hatta bu cümleyi daha ileri götürüp, hayatımın büyük bölümü ailemi mutlu etmeye çalışmakla geçti, bile diyebilirim. Şimdi ise, çok yakın bile olmayan akrabaların “Pelin çok şey biliyor olabilirsin, ama yanlış yaptın, bunu bilmiyorsun” deyip, benim hayatımı, isteklerimi, yaşantılarımı, dünya görüşümü bir anda hiçe sayıp benim için kendi doğrularıyla ölçülmüş bir yaşam biçmeleri ne dereceye kadar tahammül edilebilir? Her şey benim gördüğüm gibi değilmiş. Evet değil, ama bu benim hayatım, sana zarar vermiyorum, kimseye zarar vermeden yaşıyorum, o zaman benim kararlarımı etkileme gücünü kendinde nasıl buluyorsun?

Sen öyle atıp tutarken ben yalnızca kafamızda var olan “kan bağı” nı sorguluyorum. Sen benim büyümemde nasıl bir etkiye sahip oldun ki şimdi sana uymamı bekliyorsun, her şeye yorum yapıyorsun?

Ciddi ciddi hiç kimseyi kırmadan, kavga etmeden, hepsini hayatımdan çıkarmaya karar veriyorum, bana yalnızca yük olan ve olumsuz yorumlar yapan insanlara, “insanlar ne der” diyen insanlara -isterse en yakınım olsun- ihtiyacım yok. Onların bana zaten başından beri ihtiyacı yoktu, belki orada burada, ” iyi okullarda okudu, şu şu işi yapıyor” diye hava atıyorlardır kendilerince. 

"Kan bağı" ile bağlı olduğun insanları hayatından atman mümkün mü? Bilmiyorum, ama annem babam kardeşim dışında hiçbir kanbağı elementinin ilişkilerimi idare etmesine izin vermemeyi seçiyorum. Sadece sevdiğim insanla, iki kişilik bir hayat yaşamayı seçiyorum.

**ilhan irem melodisi eşliğinde**

Uyuyamıyorum, uyuyamıyorum, uyuyamıyorum.
Bir uyursam rüyalarım beni boğacak
Biliyorum duyuyorum (davulu) görüyorum (ışıkları)
Uyuyamıyorum.

şöyle bir şey

ahtapotunbahcesi:

Benim yine başı gelip sonu gelmeyen öykü projelerimden biri, Café Simbad. Coffee and Cigarettes’ten esinlenerek yıllardır yazdığım kafelerde geçen öykümsü diyalogları bir araya getirmek amacım. Bu sefer sonu gelmese de, epey bir devamı geleceğine inanıyorum, takip ederseniz, hatta daha iyisi yorumlarınızla beni yeni öyküler için teşvik ederseniz, beni mutlu edersiniz.

Burası: http://cafesimbad.tumblr.com/